YAŞAM Haber Girişi: 22.11.2021 - 09:55, Güncelleme: 22.11.2021 - 09:55

Plansızlığın nedeni, sonucu ve ödenen bedeli

 

Plansızlığın nedeni, sonucu ve ödenen bedeli

Bodrum Güçbirliği Derneği Onursal Başkanı ve derneğin yerel yönetimler komitesi başkanı Dr. Murat Özyaba, çok çarpıcı konulara değindi
Türkiye’nin en değerli şehir planlama uzmanlarından biri olan Dr. Murat Özyaba, onursal başkanı ve yerel yönetimler komitesi başkanı olduğu Bodrum Güçbirliği Derneği’nin resmi web sitesi www.bodgucder.org da çok çarpıcı bir yazı ele aldı. Daha önce de BODRUM İÇİN VİRA BİSMİLLAH yazısını kaleme alan Dr. Murat Özyaba Bodrum’un da uzun yıllardır yaşadığı “plansızlık ve programsızlık” ile ilgili ders niteliğinde açıklamalar yaptı. İşte Dr. Murat Özyaba’nın yazdıkları; NEDEN, SONUÇ VE ÖDENEN BEDEL Değerli okurlar, bugün sizlerle “plansızlık ve programsızlığın” ülkemizin gelişmesini nasıl yavaşlattığını tartışmayı istiyorum. Kaçak yapılan yapıları ve daha sonra kucağındaki çocukla yollara serilen zavallı insanları eleştirmek yerine, bu tür istenmeyen durumları ortaya çıkaran nedenleri araştırmak daha akılcı ve gerekli olmalı. Çünkü Türkiye artık günübirlik çözümleri aramanın peşini bırakıp, sorunların kaynağını konuşmak zorundadır. Zaman kaybedecek lüksümüzün olmadığı fikrine itiraz eden olabilir mi? Çok zor koşullardan sıyrılıp çağdaş (muhasır) medeniyetler düzeyini hedefleyen Türkiye Cumhuriyeti, her alandaki gelişme çizgisini belirlemek için 1963 yılından itibaren “Planlı Kalkınma” yolunu seçmiştir. Planlı kalkınma çerçevesinde, iş kollarına (sektörlere) göre gelişme stratejileri oluşturulmuş ve tüm yatırım ve büyüme hedefleri bu stratejilerle tanımlanmıştır. Örneğin belirli dönemlerde sanayileşmeye ağırlık verilmiş, bazen turizmin gelişmesi ön plana konmuş, zaman zaman da tarım politikalarının önceliği gündeme getirilmiştir. Buna kabaca “Sektörel Planlama” denmektedir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti, kalkınma çabalarında önemli rol oynayan yatırımları, ülkenin “neresinde”, “ne zaman”, ve “ne kadar” yapacağını belirleyememiştir. Yani sektörel boyutta yapılan kalkınma planları, ülke ve bölge fiziki planlamasıyla tamamlanamamıştır. Daha gelişmiş gibi duran batı bölgelerine olası bir “göç” dalgasını önlemek için Bilecik ve çevresinde “Kalkan Projesi” adıyla bir stratejik yer seçimi kararı verilmesine rağmen, köyden kente göç edilmesinin önüne geçmek için “Köy-Kent Projesi” geliştirilmesine rağmen, bu kararlar bilinen siyasi gerekçelerle hayata geçirilememiştir. Bunun sonucunda, sanki aktif bir deprem hattı olduğu bilinmiyormuş gibi, İstanbul-Adapazarı aksında konumlandırılan yoğun sanayi tesisleri, çevresine büyük bir nüfus kitlesini çekmiş ve yanlışın faturası 17 Ağustos ve Kasım 1999’da ödenmiştir. Umuyoruz ki bu ödeme sadece arada bir yapılan topluca ödemelerden birisi değildir. Ancak yavaş yavaş ödediğimiz bedeller de vardır; 1) Yerleşik bir kent kültürü yerine “varoşlar” gerçeği, kanayan bir yara şeklinde önümüze çıkmıştır. 2) “Milletin efendisi” olarak tanımlanan köylü, ekecek tarla, ürününü satacak pazar, kazanacak para bulamayıp belirli kitlelerin hizmetkarı haline getirilmiştir. 3) Buğday satın alan bir ülke olmakla birlikte uluslar arası rekabetten ödü kopan hantal bir sanayi yapısı gelişmiştir. 4) Fabrika kurmak adına plansız yapılan yer seçimleri sonucunda balığı insanı zehirleyen sular, meyvesi yenmeyen “ovalar”, gezilip görülmek istenmeyen tarihi ve doğal çevreler oluşmuştur. 5) Cumhuriyetten beri “anayurdu dört baştan demir ağlarla örme” sözü vermemize rağmen, bilinçli bir ısrarla yaptırılan “karayollarında” yaşananlar tüm ekonomiyi petrole mahkum etmiş, artık alıştığımız kazaları “alın yazısı” olarak sohbetlerimize katmış ve şans eseri sağ olarak kalan hepimizi de sinir hastalıklarıyla tanıştırmıştır. 6) Kontrolsüz olarak kentlere gelen nüfus kitleleri, başı boşluk nedeniyle ve rantı sömürenler tarafından aldatılarak kentlerimizin orasına burasına yamanmış, kanalizasyonu olmayan, suyu akmayan, sıvası yapılmayan ve insan için gerekli diğer koşulların olmadığı kent parçaları oluşmuş ve buralardan yetişen nesillerin bunalıma bağlı şiddet gösterileri, ortalığı kasıp kavurmuştur. 7) Oynayacak çocuk parkı, nefes alacak yeşil alanı, içilecek suyu, gidilecek yolu, görülecek yeri, çalışacak iş alanları kalmayan kentlerimiz, “kimlik” arayışı içinde çırpınırken son bir gayretle Şehir Planlamasından medet uman kentlerimizde, kentin geleceğini şekillendirecek “Çevre Düzeni Planlarının” “Kıyısını-Köşesini” çekiştirip elimizde kalan son değerleri de tüketeceksek, her şeyi tekrar düşünme zamanı gelmiştir.   Değerli okurlar, karmaşa içindeki imar mevzuatımız yüzünden, plansızlık nedeniyle nereye ne yapılacağını bilemediğimizden, yapılmaması gereken yerlerde planlar yoluyla yapılaşmayı teşvik ederken, yapılacak yatırımları ülke, bölge ve kent gelişme çizgisinde yönlendirmeden “göz yumduğumuz bir takım yanlışlarımızdan” dolayı karşımıza çıkan yaşam alanlarından şikayet etmek yerine elimizi taşın altına koyup canımızın yanmasına katlanmak zorundayız. Eğer bu yöndeki söylemlerden üzülecek olan olursa, bu yüzden bize “küsmemeli”. Ancak planlama sayesinde önümüzü görebilir ve gelişme yolunda adım atabiliriz. Çok genel bir çerçeve içine sığdırmaya çalıştığımız sorunlara ilişkin “bilimsel” görüş ve önerileri, gelecek haftalarda okuyacaksınız. Bu pencerenin camlarına asacağımız o kadar çok şey var ki, biz genelden başlamayı tercih ettik. Elbette yağmurdan sonra çöken asfaltları da, bize yakışmayan görüntülere sahip olan tarihi değerlerimizi de, bu kentte hissedilen kıyı sorunlarını da hepsini ama hepsini tartışacağız. Satır uzunluklarının elverdiği ölçüde kuşkusuz. 
Bodrum Güçbirliği Derneği Onursal Başkanı ve derneğin yerel yönetimler komitesi başkanı Dr. Murat Özyaba, çok çarpıcı konulara değindi

Türkiye’nin en değerli şehir planlama uzmanlarından biri olan Dr. Murat Özyaba, onursal başkanı ve yerel yönetimler komitesi başkanı olduğu Bodrum Güçbirliği Derneği’nin resmi web sitesi www.bodgucder.org da çok çarpıcı bir yazı ele aldı. Daha önce de BODRUM İÇİN VİRA BİSMİLLAH yazısını kaleme alan Dr. Murat Özyaba Bodrum’un da uzun yıllardır yaşadığı “plansızlık ve programsızlık” ile ilgili ders niteliğinde açıklamalar yaptı.

İşte Dr. Murat Özyaba’nın yazdıkları;

NEDEN, SONUÇ VE ÖDENEN BEDEL

Değerli okurlar, bugün sizlerle “plansızlık ve programsızlığın” ülkemizin gelişmesini nasıl yavaşlattığını tartışmayı istiyorum. Kaçak yapılan yapıları ve daha sonra kucağındaki çocukla yollara serilen zavallı insanları eleştirmek yerine, bu tür istenmeyen durumları ortaya çıkaran nedenleri araştırmak daha akılcı ve gerekli olmalı. Çünkü Türkiye artık günübirlik çözümleri aramanın peşini bırakıp, sorunların kaynağını konuşmak zorundadır. Zaman kaybedecek lüksümüzün olmadığı fikrine itiraz eden olabilir mi?

Çok zor koşullardan sıyrılıp çağdaş (muhasır) medeniyetler düzeyini hedefleyen Türkiye Cumhuriyeti, her alandaki gelişme çizgisini belirlemek için 1963 yılından itibaren “Planlı Kalkınma” yolunu seçmiştir. Planlı kalkınma çerçevesinde, iş kollarına (sektörlere) göre gelişme stratejileri oluşturulmuş ve tüm yatırım ve büyüme hedefleri bu stratejilerle tanımlanmıştır. Örneğin belirli dönemlerde sanayileşmeye ağırlık verilmiş, bazen turizmin gelişmesi ön plana konmuş, zaman zaman da tarım politikalarının önceliği gündeme getirilmiştir. Buna kabaca “Sektörel Planlama” denmektedir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti, kalkınma çabalarında önemli rol oynayan yatırımları, ülkenin “neresinde”, “ne zaman”, ve “ne kadar” yapacağını belirleyememiştir. Yani sektörel boyutta yapılan kalkınma planları, ülke ve bölge fiziki planlamasıyla tamamlanamamıştır. Daha gelişmiş gibi duran batı bölgelerine olası bir “göç” dalgasını önlemek için Bilecik ve çevresinde “Kalkan Projesi” adıyla bir stratejik yer seçimi kararı verilmesine rağmen, köyden kente göç edilmesinin önüne geçmek için “Köy-Kent Projesi” geliştirilmesine rağmen, bu kararlar bilinen siyasi gerekçelerle hayata geçirilememiştir. Bunun sonucunda, sanki aktif bir deprem hattı olduğu bilinmiyormuş gibi, İstanbul-Adapazarı aksında konumlandırılan yoğun sanayi tesisleri, çevresine büyük bir nüfus kitlesini çekmiş ve yanlışın faturası 17 Ağustos ve Kasım 1999’da ödenmiştir. Umuyoruz ki bu ödeme sadece arada bir yapılan topluca ödemelerden birisi değildir. Ancak yavaş yavaş ödediğimiz bedeller de vardır;

1) Yerleşik bir kent kültürü yerine “varoşlar” gerçeği, kanayan bir yara şeklinde önümüze çıkmıştır.

2) “Milletin efendisi” olarak tanımlanan köylü, ekecek tarla, ürününü satacak pazar, kazanacak para bulamayıp belirli kitlelerin hizmetkarı haline getirilmiştir.

3) Buğday satın alan bir ülke olmakla birlikte uluslar arası rekabetten ödü kopan hantal bir sanayi yapısı gelişmiştir.

4) Fabrika kurmak adına plansız yapılan yer seçimleri sonucunda balığı insanı zehirleyen sular, meyvesi yenmeyen “ovalar”, gezilip görülmek istenmeyen tarihi ve doğal çevreler oluşmuştur.

5) Cumhuriyetten beri “anayurdu dört baştan demir ağlarla örme” sözü vermemize rağmen, bilinçli bir ısrarla yaptırılan “karayollarında” yaşananlar tüm ekonomiyi petrole mahkum etmiş, artık alıştığımız kazaları “alın yazısı” olarak sohbetlerimize katmış ve şans eseri sağ olarak kalan hepimizi de sinir hastalıklarıyla tanıştırmıştır.

6) Kontrolsüz olarak kentlere gelen nüfus kitleleri, başı boşluk nedeniyle ve rantı sömürenler tarafından aldatılarak kentlerimizin orasına burasına yamanmış, kanalizasyonu olmayan, suyu akmayan, sıvası yapılmayan ve insan için gerekli diğer koşulların olmadığı kent parçaları oluşmuş ve buralardan yetişen nesillerin bunalıma bağlı şiddet gösterileri, ortalığı kasıp kavurmuştur.

7) Oynayacak çocuk parkı, nefes alacak yeşil alanı, içilecek suyu, gidilecek yolu, görülecek yeri, çalışacak iş alanları kalmayan kentlerimiz, “kimlik” arayışı içinde çırpınırken son bir gayretle Şehir Planlamasından medet uman kentlerimizde, kentin geleceğini şekillendirecek “Çevre Düzeni Planlarının” “Kıyısını-Köşesini” çekiştirip elimizde kalan son değerleri de tüketeceksek, her şeyi tekrar düşünme zamanı gelmiştir.

 

Değerli okurlar, karmaşa içindeki imar mevzuatımız yüzünden, plansızlık nedeniyle nereye ne yapılacağını bilemediğimizden, yapılmaması gereken yerlerde planlar yoluyla yapılaşmayı teşvik ederken, yapılacak yatırımları ülke, bölge ve kent gelişme çizgisinde yönlendirmeden “göz yumduğumuz bir takım yanlışlarımızdan” dolayı karşımıza çıkan yaşam alanlarından şikayet etmek yerine elimizi taşın altına koyup canımızın yanmasına katlanmak zorundayız. Eğer bu yöndeki söylemlerden üzülecek olan olursa, bu yüzden bize “küsmemeli”. Ancak planlama sayesinde önümüzü görebilir ve gelişme yolunda adım atabiliriz.

Çok genel bir çerçeve içine sığdırmaya çalıştığımız sorunlara ilişkin “bilimsel” görüş ve önerileri, gelecek haftalarda okuyacaksınız. Bu pencerenin camlarına asacağımız o kadar çok şey var ki, biz genelden başlamayı tercih ettik. Elbette yağmurdan sonra çöken asfaltları da, bize yakışmayan görüntülere sahip olan tarihi değerlerimizi de, bu kentte hissedilen kıyı sorunlarını da hepsini ama hepsini tartışacağız. Satır uzunluklarının elverdiği ölçüde kuşkusuz. 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberbodrumgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.