Yazı Detayı
23 Nisan 2021 - Cuma 16:22
 
ÇOCUKLUK!
Tuna ALTUNKAYA
info@haberbodrumgazetesi.com
 
 

Aynı mekanlar birbirinden farklı hikayeler barındırır.

 

Aynı ailede aynı kardeşler farklı çocukluklar anlatır.

 

Bir kardeşim yok bu yüzden size aynı ailedeki üç ayrı çocukluğu anlatıyorum.

 

Annesinin eteğindeki babamın 9 yaşındayken Bitezdeki bahçede zeytin silkerken hayatı değişmiş mesela. Benim önünden geçerken taş havuzluğun yanına uzanıp cırcır böceklerini dinlediğim bana masal gibi gelen o güzel bahçe babamın boğazına düğümlenen yerlerden.

 

Tüm aile bahçede iş görürken, dedemin bir arkadaşı bahçe yamacına gelir ve babamın hayatı değişir. O devirde Bodrum bugünün gözde kasabalarından değil. Çok ciddi bir yoklukla boğuşuyorlar. Hem maddi anlamda hem de imkanlar açısından gerçek bir sürgün yeri.

 

Ailemiz o zamanlar iki ebeveyn, yedi çocukla dokuz boğazı doyurmak zorunda.

İmkanlar kısıtlı ve iş görebilen her bir çocuk kıymetli.

 

Dede marangoz, en büyük oğul dedenin baş yardımcısı.

 

En büyük kız, babaannemin evle bahçeyle yemeklerle ilgilenirken baş yardımcısı.

Bir sonraki büyük oğul henüz 9 yaşında, marangozhanede baba ve abisine yardım ediyor.

 

İşi el tutabilir durumda ve pozisyonu aile için elzem değil.

 

Bu yüzden anası ve kardeşleriyle bahçede oyun oynayıp zeytin silkerken gelen baba dostuna çocuk işçi olarak satılmış.

Öylece bir anda, anasına sarılamadan evine gidip eşyalarını toplamadan bahçe yamacına gelen aile dostunun mobiletinin arkasına oturtulmuş ve bir daha evine hiç dönmemiş.

 

Yapılacak bir pansiyon/otel inşaatında kalıpçı olarak çalışmak üzere giden babam bir daha hiç baba ocağına dönmemiş inşaat bittikten sonra bile o aileyle yaşamaya devam edip oğullarıyla çok yakın iki arkadaş olmuşlar.

 

O dönemlerde yapılan yeni binaların neredeyse tamamının kalıpçısıdır babam.

Bu binaların yıllar sonra yapılan bilirkişi duruşmalarında inşaatında çalışan olarak şahit olarak bile çağrılmışlığı vardır.

 

Bugün hala çocuk işçiler var rakamsal olarak o dönemden daha az ya da çok olup olmadıklarını araştırmadım.  Ama bugün en azından çocukların haklarını ve onların çıkaramadıkları sesleri çıkartmak için onlarca platform çaba sarf ediyor.

 

İnstagram’da mojitolarını yudumlarken atılan storylerin ardında babam ve onun gibi binlerce çocuk ve yetişkinin alın teri var.

 

Bodrum’un yerlisinin paraya ve mala olan düşkünlüklerini eleştirirken nasıl bir yokluktan geldiklerini hatırlatmakta fayda görüyorum. Gelenlerin yaşadığı gördüğü, gözlemlediği Bodrum’u var ederken yaşanan sıkıntılar ve ödenen bedellerin gerçekten bir maddi karşılığı var mı emin değilim çünkü.

 

İstisnaların olduğunu elbette biliyorum ama genel halkın ödediği bedelleri anlamak için gerçekten ailelerin kendi aralarında bile konuşmadıkları yutkunamadıkları hikayeleri bilmek anlamak gerektiğini düşünüyorum.

 

Benim 9 yaşım babamdan çok farklı geçti.

 

Üç kuşağın en şanslı çocukluğu benimki.

 

Bodrum’un Bodrum olmaya başladığı yıllarda masalsı bir çocukluk geçirdi benim neslim.

Mahallenin, çocukluğun, müziğin, eğlencenin, gelişmeye başlamanın binlercesini yaşadık.

Özal çocukları olarak anıldığımız bir jenerasyonuz. Bir öncekilerin yokluk bilincinin yavaş yavaş ortadan kalktığı, turizmin temellerinin atıldığı, imkanların çoğaldığı, anne babalarımızın mutlu olduğu bir dönemde çocukluk geçirdik.

 

İmkanların arttığı derken;

 

Elbette bebek bezi, barbi bebek, Michael Jackson kasetlerimiz yoktu.

Gençlik yaşlarımızda İstanbul’dan bir sene sonra bizlere de ulaşır hale geliyordu ama çocukluğumuzda bu tarz şeyler yoktu ve yoklukları aklımızın ucuna bile gelmiyordu.

 

Çünkü;

 

Bahçede çamurdan yemekler yapıp, okuldan kaçıp eski bodrum sporun önünden (Trafo) denize girmekle, deniz kestanesi çıkartıp yemekle, en yukarıdaki çağlayı toplamaya çalışmakla ve ip atlamakla meşguldük ve hayattan tek beklentimiz akşam ezanından sonra beş dakika daha sokakta oynayabilmek için izin kopartmaktan ibaretti.

 

Bardakçı koyunda denize girerken topladığım kestaneleri nasıl açacağımı ve nasıl yemem gerektiğiniz Zeki Müren’in anlatacağı kadar şanslı bir çocuktum.

Komşunun köpeğine sarılıp sokakta öğle uykusu uyurken Fikret Kızılok’un saçımızı okşayıp hadi taşta yatmayın avluya geçin diyeceği kadar şanslı bir çocuktum.

Annemin işten gelip cin toniğini hazırlarken onunla Ney na na dinleyip dans edecek kadar şanslı bir çocuktum.

 

Ve 2021 yılında benim kızım;

 

Ne benim ne de babamın asla hayal bile edemeyeceği imkanları ve sahip olduğu oyuncaklarıyla bir 23 Nisan gününde;

 

Suratında tıbbi maskesi, üzerinde peri kostümüyle sokağa çıkma yasağının olduğu bir günde hepimizin büyüdüğü avluda scootera biniyor.

 

Söz konusu imkanlar, bolluk, teknoloji olduğunda en şanslımız kızım gibi görünse de acıları ve yokluklarına rağmen ne babamın, ne de benim çocukluk mutluluğumuza özgürlüğümüze ve en önemlisi ‘korkusuzluğumuza’ sahip değil.

 

Kızım Volga; Bodrum’un en şaşalı döneminde çocukluğun ihtiyacı olan özgürlük ve hareket kabiliyetlerinden yoksun bir çocukluk geçiriyor. Global olarak bir salgın yaşanmıyor olsaydı da ne yazık ki bu tarifte sadece maske kelimesi yer almıyor olacaktı. Gelişirken kaybettiklerimizi çocuklarda gözlemlemek çok acı.

 
Etiketler: ÇOCUKLUK!,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
Haber Yazılımı